İnsanın Değeri

Florida Üniversitesi Tıp Fakültesi'nde doktor olan Frederick Southwick'in birkaç sene önce yaşadığı hâdiseler gerçekten çok ibret verici. Kendisi, başından geçenleri şu şekilde anlatıyor:

"Birkaç yıl önce hanımım Mary'nin, yoğun bakım ünitesinde yatıyor olduğuna hâlâ inanamıyorum. Genç, sağlıklı, iki çocuk annesi Mary nasıl olmuş da bu duruma düşmüştü?

İlk rahatsızlıkları önem vermeye değmez gibi gözüküyordu. Bir gece yarısı sağ ayağının alt tarafındaki bir ağrıyla uyanmıştı. Kendisine verdiğim aspirin acıyı dindirmemiş, aksine artırmıştı. Ertesi gün yaptırdığımız muayenede sinirlerinde bir zedelenme tespit edildi ve acıyı giderecek gerekli ilaçlar verildi. Mary'nin durumu düzelmedi. Rahatsızlığının yedinci gününde başka bir uzmana muayene ettirdik. Aynı sinir zedelenmesinden bahsetti. Mary'nin ağrıları artıyordu. Artık uyuyamaz hale gelmişti. Doktora neler tavsiye edebileceğini sordum. Şu an için fazla birşey yapılamayacağını, bir konferansa katılmak zorunda olduğunu, dönüşte tekrar görüşebileceğimizi söyledi. Fakat maalesef, daha sonra teşebbüs etmemize rağmen kendisiyle görüşmek mümkün olmadı. Bu durum, ikimizin de ümidini kırmıştı.

Dokuzuncu gün sağ ayağının tırnaklarının altında mavimsi bereler ortaya çıktı. O gün akşama doğru sağ ayak bileği de şişmeye başladı. Yapılan muayenelerde damar tıkanıklığı tespit edildi. Muayeneyi yapan hekim, onu hastahaneye yatırmamızı tavsiye etti, fakat doktor kendi şartlarının müsaade ettiği ölçüde ilgilenebileceğini söyleyerek şu an için yardımcı olamayacağını belirtti. Kendimi terkedilmiş hissettim. Bu konuda kendisinin uzman olduğunu bildiğim için özel olarak ricada bulundum, ama kendi şahsî meseleleri daha ağır bastı. Ona hak vermedim değil. Doktorların ailelerine yeteri kadar zaman ayırmadıkları söylenirdi zaten.

Mary'i hemen hastahaneye yatırdık. İlk tahlillerin sonuçları hiç de normal değildi. "Acaba ağrı kesici ilaçlar, alerjik etki mi yaptı?" diye düşündüm. Boğaz ağrısı yüzünden birkaç gün önce verdiğim penisiline karşı alerjisi mi vardı yoksa? O andan sonra, daha önce verilen ilaçları kullanmayı bıraktı ve yeni bir tedaviye başlandı.

Hastahanedeki beşinci gününe kadar ayağındaki ağrı ve bu ağrının meydana getirdiği diğer tesirler dışında bir rahatsızlığı yoktu. O gün soluk alıp vermede güçlük çektiğini ve sağ tarafında bir göğüs ağrısı hissettiğini söyledi. Muayene edilirken öksürerek birkaç damla kan tükürdü. O an bayılacak gibi oldum. Sağ ve sol akciğerlerinde yaralar tespit edilmişti. Başlanılan yeni terapide gerekli ilaçların, gerekli dozlarda verilmemesi sonucu bu yaralar ortaya çıkmıştı. Mary korkmuş bir halde yatağına uzanmış, düzenli soluk alıp vermeye çalışıyordu.

Hemen yetkililerle görüşüp hanımımın tedavisinde görev almak için izin istedim. Müsaade ettiler. Daha fazla uzman çağırdık, fakat yeni bir tedavi tekniği uygulanmadı. Bu arada Mary'nin ateşi artmış, akyuvar sayısında da azalma başlamıştı.

Hastahanedeki sekizinci gününde Mary'nin yeni bir rahatsızlığı ortaya çıktı. Göğsünde müthiş bir ağrı başlamıştı. EKG ve kardiyak enzimleri, miyokardiyal enfarktüs bulunduğunu gösteriyordu. Gözlerime inanamıyordum. Basit bir sinir zedelenmesinden damar tıkanıklığına, oradan akciğerlerindeki damarların pıhtılaşmış kanla tıkanması sonucu görülen rahatsızlığa ve şimdi de kalbe yeteri kadar kan gitmediği için ölümle burun buruna gelme. Sinirlerim berbat bir haldeydi. Endişe, öfke ve keder bir sel gibi alıp götürmüştü beni. Yatağının yanından ayrılmaktan korkuyordum. Artık olup bitenlere daha fazla seyirci kalamazdım. Tutulan kayıtlara göz attım ve hayretle son 48 saat içindeki tahlil sonuçlarının çoğunun kaydedilmediğini gördüm. Uygulanan farklı tedaviler hakkında da yeteri kadar açıklama yoktu. Hastayla ilgilenenler nelerin olup bittiğini nereden bilebileceklerdi ki? İki saat boyunca kayıtlardaki boşlukları tamamlamaya çalıştım. Belki de bundan sonra faydasını görebilirdik.

Tekrar yetkililerle görüştüm ve Mary ile ilgilenen stajyer öğrencinin bu vaka için yetersiz kaldığını belirttim. Gerçekten de genç doktor, olup bitenlerden şaşkın bir haldeydi. Mary'i hemen tanıdığım ve güvendiğim uzman bir kardiyologun nezaretine aldırdım.

O gece eve gitmem için beni ikna ettiler. Gözlerime uyku girmedi. Gece saat 02.00'de geri döndüm. Mary'e bir solunum cihazı takmışlardı. Ben ayrıldıktan iki saat sonra solunum yetersizliği ortaya çıkmıştı. Röntgenler, akciğerlerinde geniş karartılar olduğunu gösteriyordu. Ağlayarak dışarı çıktım. Mary'i bu halde görmeye tahammül edemezdim. Tarif edilemez bir keder içindeydim. Tansiyonum yükselmiş, başım da dayanılmaz derecede ağrımaya başlamıştı: "Mary, Mary, sen ölürsen ne yaparım" diye mırıldanmaya başladım. Eve gittiğimde babam beni yatıştırmaya çalıştı. Birlikte tekrar hastahaneye döndük.

Mary yatağında tedirgin bir halde yatıyordu. En ufak bir hareket, aldığı oksijen miktarını % 80 düşürüyordu. Bana yorgun olduğunu ve daha fazla tahammül edemeyeceğini söyledi. Ona çocuklarımızın fotoğrafını gösterdim ve dayanması gerektiğini anlattım. Başıyla tasdik etti. Bir anestezi uzmanı, kendisine yatıştırıcı vermeden önce göz göze geldik. Belki de bu, son görüşmemiz olacak diye düşündüm. Bekleme salonunda kardeşim ve kayınvalidem ile birlikte otururken her an birisinin gelip "Üzgünüm, Mary'yi kaybettik" demesini bekliyordum. Kendimi bir infaz odasında oturuyor gibi hissediyorum. Her an cellat gelebilirdi. Geçmişteki mesut günlerimizi hatırladım. 10 senelik birbirinden güzel hatıralarda dolaştım. Annesine böyle güzel bir evlât yetiştirdiği için teşekkür etmiştim. Çocuklarımın geleceğini düşündüm. Onlara annelerinin ölümünü nasıl açıklayacaktım? Akademik çalışmalarıma devam edebilecek miydim?

Yanımıza bir hemşire geldi. Gülümsemeye çalıştım. Mary'in durumunda bir değişiklik olmadığını söyledi. O gece başka bir uzman çağrıldı. Kendisi bir konferanstan henüz dönmüştü. Mary'ye yardım etmek için, hava limanına iner inmez hastahaneye gelmişti. O gece uzmanlar, Mary'nin başında beklerken neler yapabileceklerini görüştüler.

Mary'nin durumu gittikçe ciddileşiyordu. Bir ara duyulan alarm sesleriyle her kattan birkaç görevli odasına koştu. Duran kalbini tekrar çalıştırmayı başardılar. Bundan bir saat sonra Mary'nin durumu birden düzelmeye başladı. Solunum, dolaşım ve boşaltım sistemleri her geçen saat daha sağlıklı çalışıyordu. Beş gün sonra yoğun bakımdan çıktı. İnanılmaz bir mucizeydi sanki. Bir yıl süren bir nekahet devresinden sonra taburcu oldu ve normal hayata döndü.

Başımdan geçen bu ibretli hâdiseleri hatırladıkça, kendim de bir doktor olduğum için şu gerçekleri düşünmeden edemiyorum: Bütün şöhretlerine rağmen tıp merkezlerimizde insan hayatına yeteri kadar değer verilmemektedir. Milletlerarası bir konferansa katılmak, kariyeri artırmaya yarayan araştırmalar yapmak ve makaleler hazırlamak, bir hastayla ilgilenmekten bazen (belki de çoğu zaman) daha cazip gelmektedir. Dekanların, fakültelerinde yürütülen araştırmalara daha fazla fon bulmak için çırpındığı, doktoralı birçok akademisyenin de rekabet ortamının hararetini yükseltip büyüdüğü ortamda başka bir şey beklemek de çok güç zaten. Zira hastayla ilgilenmek ne araştırma fonlarına akan para miktarını artırıyor, ne de öz geçmiş formuna yeni bir makale ismi ekletiyor.

Bir doktor olarak ben de kendimden emin değilim. Böyle bir durumda kalsam gereken ihtimamı gösterebilir miyim acaba? Böyle bir akademik ortamda yaşarken, değer ve hedefleri tespit eden yetkililere sesleniyorum: Mary'nin başına gelenleri unutmayın!

Southwick'in bu ikazına umarız ülkemizdeki yetkililer de kulak verirler. Ahlâkî hassasiyetten mahrum hekimlerin hayat felsefelerinin değişmesi temennisiyle...