Ya Karşılaşmasaydım

"Çocukluğumdan beri canlılara ve canlılıkla alâkalı hâdiselere karşı daima büyük bir merak duymuşumdur. İlkokul beşinci sınıfta öğretmenimiz ilk defa bir mikroskopda sineğin bacaklarını ve kanatlarını gösterdiğinde o kadar küçük bir şeydeki hârika sanat, günlerce aklımı meşgul etmişti. Derken ortaokul ve lisedeki biyoloji derslerinde öğrendiğimiz bazı sathi bilgilerin bile "Tabiat Ana"yla izah edilmesi faslı gelmişti. Acaba bu tabiat ana nasıl bir şeydi ki, her şeyi yerli yerinde yapıyor? Acaba öğretmenimiz "Allah" demek mi istiyor?.. Ama daha sonraki ifadelerinden "Allah" demek istemediği anlaşılıyordu. Çocukluğumdan beri evde her şeyi Allah'ın yaptığını anlatmışlardı. Yarım yamalak da olsa, her şeyi tam olarak anlatamadılarsa da yine de Allah'ın varlığından haberdardık. Ama nasıl bir Allah, gücü kudreti, sıfatları neydi? Bunları pek izah edememişlerdi.

 

   İlk insan olarak Hz.Adem, Peygamberleri de mahalledeki caminin hocası bir zamanlar bahsetmişti. Fakat şimdi lisedeki biyoloji hocamız bir sürü maymunlardan ve insana doğru yavaş yavaş, zaman içinde, kendi kendine dönüşen acayip taş devri yaratıklarından bahsediyor ve bunların fosillerinin bulunduğunu, kesinlikle ilmin bunu kabul ettiğini ve Adem Peygamberin bir efsane olduğunu, bu feza çağında artık bu tip inanışların kalmadığını söylüyordu.

      Eve gelince babama okulda olanları anlatıp, hangisinin doğru olduğunu sorduğumda: "Sen onları boş ver oğlum, hiç maymun insan olur mu?" diye sözde beni teselli ediyor, ama içimdeki merakı ve ilim ateşini söndüremiyor, bilakis daha çok huzursuz ediyordu. Çünkü babam hiç okula gitmemiş, halbuki biyoloji hocamız çok okumuş, ikna kabiliyeti olan, hem de sevimli büyük bir insan(!). Babamdan muhakkak daha çok biliyor. Peki Allah inancım ne olacak? Çıkar yol herhalde rahatlamak için hem Allah'ı kabul etmek, hem maymun atalarımıza inanmak, hem de çok derinini düşünmemek; çünkü daha fazla düşününce bu iki inanç birbiriyle bağdaşır gibi değil; aman sende, bana mı düştü bu işi halletmek deyip soluğu futbol sahasında almak, iyice yorulup bunları düşünemeyecek hale gelmek.

      Derken lise bitiyor ve üniversite yıllarının yol vereceği meslek seçimi geliyor. İtibarının yüksek oluşu sebebiyle tıp fakültesine girme hevesi az bir puan farkıyla son bulunca, en yakın bölüm olarak biyolojinin tercihi, daha sonra her zaman şükrettiğim, Allah'ın çok büyük bir lütfü. Burada hayat ve canlılar hakkındaki harika ve mükemmel işleyen hâdiseleri öğreneceğiz; belki aradığım birçok soruya cevap bulabilirim.

     Üniversite yıllarının ilk iki senesi yine futbolculuk ve cevaplanamayan sorularla geçiyor. Derslerde hep basitten mükemmele doğru bir gelişme fikri nazara veriliyor; bütün cümlelerin sonu "geliştirmiş, körelmiş, ilerlemiş, tesadüfen ortaya çıkmış, evrimleşmiş vs..." gibi kelimelerle bitiriliyor. Allah'tan bahseden bir tek Allah'ın kulu yok. Kendimi tatmin ve sorularıma cevap bulmak için arkadaşlarla tartışayım dedim, kimsenin bir şey bildiği yok. Herkes ayrı bir telden çalıyor.

     Burası üniversite; her şey ilim ve fenle izah ediliyor. Daha önce aklımı kurcalayan soruların çoğu hurafe ve vehim; bir kısmının cevabı da teknik geliştiğinde ileride bulunacakmış, dolayısıyla düşünmeye gerek yok. Peki inandığım değerler ne olacak, Allah, Peygamber, her sene tuttuğum oruç, haftada bir gittiğim cami?!.

     Bu problemi çözmeliyim! Ya tamamen inanayım veya tamamen reddedeyim, böyle arada, şüpheler içinde insan huzursuz oluyor. Nasıl çözebilirim? En azılı inançsız olan şu Coşkun isimli sınıf arkadaşımla tartışarak. Eğer o beni ikna ederse ben onun gibi olayım, yahut ben ona, "bu işleri yapan birisi var" dedirtirsem ben rahatlayayım.

    Coşkun'la iki saate yakın madde, fizik ötesi ve biyoloji çerçevesinde bir tartışma. Fakat rakip çok zorlu ve kendisini çok iyi yetiştirmiş. Her şeyi madde ile materyalist anlayışla çok iyi izah ediyor, hakikaten işini iyi biliyor. Ben bir iki defa yumurtadan, hücreden, elektrik vs.den bahsedecek oluyorum, fakat o kadar usta ki.. ben onu Allah'a inandıramıyorum, ama o beni şüpheye düşürüyor. İçimde inkâr fırtınaları kabarıyor, o anda intiharı düşünüyorum. Bütün dünyam yıkılıyor.  Her şey başıboş ve mânâsız. Peki kıldığım cumalar, tuttuğum oruçların lezzeti nerede?

     İşte hayatımın dönüm noktası! Az önceki tartışmamızı uzaktan takip eden İbrahim, Coşkun gittikten sonra yanıma yaklaşıyor; halimdeki çöküntüyü fark etmiş. "Ne oldu?", diye soruyor. Az önceki münakaşa mevzuundan ve beni zehirleyip giden Coşkun'un nasıl inkâr ve şüphelere boğduğundan bahsediyorum.

     İbrahim'i iki yıldır tanıyorum. Kendisi matematik bölümünde. Sadece Yabancı dil derslerinde birlikte oluyoruz, bazen karşılaştığımızda sohbet ediyoruz. İnsana rahatlık ve emniyet veriyor, fakat o güne kadar çok değişik birşey anlatmamıştı. O gün ise cebinden küçük bir kitabçık çıkarıyor. Her kelimesi birer hayat verici iksir gibi ruhuma giren, az önceki inkâr tohumlarını ve şüphelerimi bıçak gibi kesip atan, çok güzel misâllerle süslenmiş, usta bir tabib gibi bütün yaralarımı tedavi eden bu kitabı ve İbrahim'i oraya gönderen Rabbim'e nasıl şükredeceğimi bilemiyorum, sevinçten uçacak gibiyim. Kitap, bu kâinatın var olabilmesi için dört yol olduğunu, bunlardan üçünün (tesadüflerle, kendi kendine ve tabiatın yapması) ne kadar çürük ve esassız olduğunu birçok misallerle o kadar kolay izah ediyor ki, insan hayrete düşüyor. Eczanedeki kavanozların devrilip, kaynaşarak içinden harika bir ilaç çıkması, taşların kafa kafaya verip anlaşarak bir saray inşa etmeleri gibi muhaller, tabiatın bir sanat eseri olup, sanatkâr olmadığı, bir nakış olup nakkâş olmadığı gibi, şeytanı bile susturan ifadeler o kadar tesirli ve kati bir üslubla, ruhlara sindirerek Allah'ı anlatıyor ki, değil bir Coşkun, yüzlercesi biraraya gelse artık karşımda duramazlar.

      Bundan böyle İbrahim de yakasını benden kurtaramaz. Madem elinde böyle bir silah vardı, neden iki senedir göstermiyordu? Neyse, belki de zamanı gelmemişti, belki böyle müsait bir zamanı kolluyordu.

    Fakülte üçüncü sınıfta iman ve inkâr-mücadelesi iyice kızışıyor. Meğer İbrahim'in arkadaşlarından bizim bölümün alt sınıflarında da varmış. Onlarla tanışıyoruz ve birkaç arkadaşı birlikte kiraladıkları eve davet ediyorlar. Aynı yazarın başka kitaplarını da okuyoruz, hepsi de ayrı bir yaraya merhem.

     Genetik ve Evolusyon dersleri tamamen inkâr üzerine anlatılıyor. Allah'ın varlığı ve birliği üzerinde artık şüphem yok.  Fakat bu Darwinizm fikri yine zihnimi kurcalıyor, çünkü evrim tesadüfi ve gelişigüzel bütün canlıların,ortaya çıktığını söylüyor. Derslerde tek taraflı olarak evrim anlatılıyor, reddedenler gerici olarak damgalanıyor ve alay mevzuu oluyorlar. Herhangi birşey sormak isteyenler hocanın ustaca kelime ve mantık oyunlarıyla susturuluyor. Bizler kurtuluşu Allah'ın evrimle yarattığına inanmakta buluyoruz. Karışık duygular içinde Allah ile evrim fikrini te'lif etmeye uğraşıyoruz.

     Derken hızır soluğu bir gazinodan geliyor. Gazinodan hep şer çıkacak değil ya, bir gece de hayırlı nefesler çıksın. Bizim bölümdeki talebeler gelip bir gazinodaki bir konferansa davet ediyorlar. Darwinizm mevzuunda birisi konuşacakmış. İyi olur gidelim diyoruz. Bütün bölümde herkesi ilgilendiren, hem mesleki, hem felsefi bir konu. Bazı kişiler: "Konuşan cami imamıymış, bilimden biyolojiden ne anlarmış, profesörlerden çok mu biliyormuş? vs..." gibi sözlerle bizi çevirmek istiyorlarsa da biz üç arkadaş o çay bahçesine gidiyoruz. Hoş bir akşam, hoş insanlar. Allah'ın bütün rahmeti sanki gazinonun bütün eskimiş kirlerini yıkamak için oraya inmiş. Merakla beklediğimiz Hocaefendi geldiğinde daha konuşmaya başlamadan sanki içimde Darwin'in son çırpınışlannı duymaya başlıyorum.

     Konferanstan çıkarken hayret ve sevinç karışımı hisler içinde yürürken şunları mırıldanıyorum: "İşte Darwin efendi, senin de defterin dürüldü. Yüz senedir insanlığın başına belaydın, iki saatlik bir konferansta yıkıldın gittin. Başında Prof. , Doç. gibi titler bulunan bir sürü sözde ilim adamı da seni kurtaramadı ve sonunda biz, onların beğenmediği cami imamına inandık. Hem de öylesine ki, onun her cuma vaaz ettiği caminin müdavimi olduk. 

      Onbeş sene sonra bütün bunları düşünürken kaderimin sürüklediği bu yolda bizleri daha nelerin beklediğini bilmiyorum. Ancak zaman zaman tüylerimi diken diken eden şu ihtimaller aklıma geliyor:"Ya karşıma İbrahim çıkmasaydı, onun arkadaşlarıyla tanışmasaydım, ya beni o konferansa çağırmasalardı, ya o Hocaefendi ile karşılaşmasaydım..."