Büyük Sır

Dr.Gabor ve mühendis Foster için ilik ve bulutsuz bir bahar sabahı da olsa yakın arkadaşları Dr.Richardson’un cenaze töreninin dehşet ya da zevk verici bir yanı yoktu.

Dr.Richardson’un “İnsanlar, doğar ve ölür; işte bütün mesele bu” diyen o tombul ve kırmızı dudakları kendi zamansız sonu karşısında sonsuzluğun en uzak noktasına, belki daha da ötesine kadar kıpırdanmamak üzere donmuştu.

“Ölüm, tamamen yok olmak değildir; belirlenemeyen bir zamanda gerçekleşen ve bizim kontrol edemediğimiz bir transformasyondur” derdi, Richardson.

 

Dr.Gabor’un üzerinde siyah bir takım elbise vardı. Oysa Richy (Ona kısaca böyle derlerdi) “Sen öldüğün gün beyaz bir pantolon ile sarı bir gömlek giyeceğim ve mezarının başımda brendi içip şarkı söyleyeceğim” diye dalga geçerdi Gabor ile.

Richy, Gabor ve Foster’a karşı gerçekte derin bir saygınlık duyar, fakat sözleriyle de hep aşağılamaya özen gösterirdi. Foster ise onu “Tanrı seni ukalalığın sınırlarını belirleyebilmek için yaratmış olmalı, zavallı kaçık!” diye azarlar sonra da kahkahalarla gülerlerdi.

Dr. Gabor, aslında soğuk kanlı bir bilim adamıydı. Ölümün ebediyyen yok olmak olduğu şeklindeki klasik düşünceye bağlıydı ve Richy, artık yoktu. Babasını onsekiz yaşındayken kaybetmişti ve o günden beri ilk defa ağlıyordu; tam yirmibir yıldır ilk defa.

Teskin edilen hep Foster olmuştu o güne kadar. Halbuki mühendis Foster, kendisinden beklenmeyecek ölçüde sakin ve ılımlı görünüyordu. Ama bu görüntünün altında dev fırtınaların koptuğu darmadağın bir atmosfer bulunduğunu Dr.Gabor’dan daha iyi hiç kimse bilemezdi. Tabi bir de Richy... Zavallı Richy.

Cenaze törenlerinin klasikleşmiş bir programı vardı. Bir din adamı, kulak okşayan türden laflar eder, o sırada orada bulunanlar da kendi cenaze törenlerini tasavvur edip tuhaf duygulara kapılırlardı. Herkes siyaha yakın tonları tercih ederek matemini ispat etmeye çalışır; gerçekten üzgün olanlar ile olmayanları ayırmak daha da zorlaşırdı.

“İnsana bir gün öleceği gerçeğini hatırlatan tek şey, cenaze törenleridir. Fakat bu bile çoğu insanın sanki sonsuza kadar yaşayacakmış gibi hesap yapmasını engellemeye yetmiyor” diye hayıflanırdı, Dr. Richardson.

Dr. Gabor, şekilci bir insan değildi. Elini Foster’ın omzuna koydu ve kulağına eğilip “Kendimi iyi hissetmiyorum. Gidelim buradan” diye fısıldadı. Ağır adımlarla kalabalığın arasından sıyrılıp arabalarına doğru yöneldiler. Dr.Gabor’un göz yaşları durulmuştu, ama daha epey bir süre nemli kalacağa benziyordu.

Foster, Dr.Gabor’u ve kendisini birazcık olsun rahatlatmak amacıyla öne eğik başını soylu bir İngiliz edasıyla dikti ve kendini toparladığından emin olduktan sonra “Haydi dostum, koca bir şişe brendi evde bizi bekliyor. Eminim Richy bundan hoşlanırdı” dedi sakin bir ses tonuyla. Gabor, Foster’ın ne demek istediğini anlayabilecek kadar iyi tanıyordu. Hafifçe gülümseyip “Neden olmasın” diye destekledi arkadaşını.

Gabor ve Foster, aynı dairede oturuyorlardı. Ithaca’nın ortanın biraz üst seviyesindeki insanları için uygun bir bölgeydi. Üniversiteye yakın sayılmazdı, ama tehlikesiz ve gürültüden uzak bir yaşam için pek fazla bölge kalmamıştı. Cinayet soygun ve tecavüz haberleri günlük bir gazetenin neredeyse yarısını dolduracak kadar geniş yer tutuyordu.

Dr. Gabor, biyokimya uzmanıydı. Uzun boylu, geniş omuzlu ve yeşil gözlü bir adamdı. Fakültedeki bekar bayanların gözdelerinden olmasına karşın hiç evlenmemişti. Foster da evli değildi. Gerçi Gabor kadar çekici değildi, ana etkileyici bir pratik zekası vardı. İyi de bir bilgisayar mühendisi sayılırdı. Ancak yine de Dr.Gabor kadar tanınmış bir bilimci değildi.

Dr.Gabor, felsefe ve resme ilgi duyardı. Platon’dan Seneca’ya, Spinoza’ya kadar geniş bir felsefe kitaplığı vardı. Gerçi hepsini özümsemiş saymazdı kendini, ancak en az uzman felsefeciler kadar bilgiye sahip olduğunu da reddetmezdi.

Dr.Gabor işinde çok titizdi ve bilim çevrelerindeki etkinliğinin de farkındaydı.

Oysa Dr. Gabor bile Richy kadar başarılı ve ünlü değildi. Hiç bir zaman da o seviyeye ulaşamayacağını biliyordu. Daha üç ay önce Şubat 1990 sayısında National Geographic dergisi “Evreni en iyi tanıyan beş adam” başlıklı bir yazısında Hawking ve Sagan’dan sonra Richy’yi üçüncü adam olarak ilan etmişti.

Dr.Richardson, dört yıldır “Yapay madde” adında çok önemli bir projenin başındaydı. Bu tip projeler genellikle isimleri ile anılır, fakat içerikleri çok gizli tutulurdu. Dr.Gabor, en azından yüzeysel bazı bilgileri Richy’nin ağzından almayı başarmıştı; ancak bu, bir dostun bilinmezliğin gizemlerine duyduğu doğal meraktan öte bir şey değildi. Dr.Gabor, iyi bir sırdaş olmasaydı, Richy tek kelime bile etmezdi.

Foster, özel günler için sakladığı bir şişe brendiyi çıkarıp büyük pencerenin önündeki sehpaya bıraktı..

Dr.Gabor ise ceketini ve kravatını çıkararak bu şekilsel rahatlamayı ruhsal rahatlamaya dönüştürmeyi ummuştu ama yararı olmadı.

“Kötü olan ne biliyor musun, Foster” dedi ve bir yudum aldıktan sonra devam etti.

“İnsanın beraberinde getirdiği ya da kendisine alıştırdığı onca şeyi izin almaksızın yarıda bırakıp gitmesi.”

“Herkes böyle yapıyor, dostum. Herkes.” dedi, Foster.

Dr. Gabor, öfkeli bir biçimde göğe baktı bir süre. Sonra da işaret parmağıyla bulutları göstererek “Eğer dün akşam bulutlar orada yoğunlaşmasaydı ve Richy’nin arabası, bozulup da o delice yağmurun altında yürümek zorunda kalmasaydı ve eğer belli bir noktada bulunmasaydı; o lanet olası yıldırım, onun tepesine değil de boş bir kaldırıma düşecekti” dedi isyan edercesine.

“Eğer büyük patlama olmasaydı biz de olmayacaktık, eğer nedenler olmasaydı sonuçlar da olmayacaktı. Ancak hepsi oldu dostum. İnan bana hepsi oldu” dedi sakince Foster.

“Ne yazık ki haklısın Foster. Bunu ban de biliyorum. Bildiğim halde kabullenmek istemiyorum.”

Dr. Gabor, çok fazla içmezdi fakat kadeh, doldukça boşalıyor boşaldıkça doluyordu. Foster da onunla adeta yarış ediyor havasındaydı. Bir yandan içiyorlar, bir yandan da hepsini bildikleri halde Richy ile ilgili anılarını tekrar tekrar anlatıp ya dakikalarca gülüyorlar ya da donuklaşıp iç çekiyorlardı. Bir ara:

“Biliyor musun, Foster” dedi Gabor. “Şu yapay madde projesi çok önemliydi Richy için. Nereye vardığını çok merak ediyorum doğrusu.... Üç gün önce telefonda bana bir şey söylemişti” Gözlerini yumup dikkatini toplamaya çalıştı bir süre. Sonra birden devam etti:

“Tamam, hatırladım: Büyük Sır’ı çözmek üzereyim. Bu çok korkunç bir şey olacak demişti. Ertesi gün de buraya gelmişti ve çok tuhaf bir hali vardı.”

“Gerçekten öyleydi” dedi Foster. “Kendini kaybedecek kadar içmişti o gün. Halbuki, Richy sarhoş olmaktan nefret ederdi.”

“Ben sadece uyumak istiyorum” dedi Gabor. Gözlerini açık tutabilmek için çok zorlandığı belli oluyordu.

Dr.O’Brien, Dr.Richardson’un yakın arkadaşlarındandı ve üniversitenin fizik laboratuarlarının direktörüydü. “Garip bir adam. Bazen akıl almayacak laflar söyler. Ya boş konuşan bir aptal ya da kendini saklayan bir dahi olmalı” derdi Richy, Dr.O’Brien için. Bir konferansta Dr.Gabor’la da tanıştırmıştı onu.

Dr. O’Brien’ın “Yapay Madde” projesinde rolü vardı ama Richy, onun bu konuda fazla bir şey bilmediğini, simetriler konusunun uzmanı olduğunu söylenmişti.

O’Brein, orta boyda, hafif göbekli ve tombul yüzlü bir adamdı. Ama en göze batan özelliği hep ciddi ve serinkanlı olmasıydı.

Dr.Gabor, elinde kalınca bir kitap ve bir de bilgisayar disketi ile O’Brien’ın odasına alınmayı bekliyordu. Ne de olsa görüşmek istediği kişi oldukça meşgul bir insandı.

Beş-altı dakika süren sıkıntılı bir bekleyiş sonrasında “Dr.O’Brien sizi bekliyor bay Gabor” diye seslendi sekreter kapı aralığından.

Dr.O’Brien’ın makam odası baştan başa lambri kaplıydı ve gösterişe meraklı bir adam olduğunu söylemek için psikolog olmak gerekmiyordu.

Dr.Gabor, içeri girdiğinde O’Brien’ın elinde bir pipo vardı. Epey de dumanlanmıştı oda. O’Brien, nazikçe ayağa kalkıp aynı şekilde selamladı Dr. Gabor’u:

“Bay Gabor, sizinle tanıştığımı hatırlıyorum. Ziyaretinizin sebebini öğrenebilir miyim?”

Gabor, hemen konuya girdi:

“Ben, Richy’nin yani Dr. Richardson’un en samimi arkadaşlarından biriyim, bay O’Brien”

“Evet, biliyorum” diye tasdik etti O’Brien.

“Ölümünden bir gün evvel evindeydi ve sarhoş olana kadar içtik o gece. Daha sonra da taksi ile evine gönderdim” Gabor, kitap ve disketi masaya koyup devam etti:

“Bunları bizde unutmuş. Öldüğü günün sabahı, yani cuma sabahı telefon etti ve bunları bugünden için size bırakmamı söyledi. Bu sebeple buradayım.”

Dr.O’Brien’ın yüzü bir anda sertleşmişti. Piposunu acemice söndürdükten sonra disketi masasının çekmecesine koydu. Ama bütün bunları yaparken sinsice bir şeyler düşündüğü de belli oluyordu yüz ifadesinden. Yavaşça ayağa kalktı:

“Bay Gabor, ziyaretiniz için teşekkür ederim. Umarım tekrar görüşürüz.”

Dr.Gabor, bunun bir tür kovulma olduğunu farketmişti, ama bu hızlı gelişmeye bir anlam veremiyordu. Bir şey söylemeden kalkıp kapıya yöneldi. Tam çıkmak üzereyken dönüp “Dr.Richardson bana telefonda Büyük Sır’a çok yaklaştığını ve bunun ürkütücü olduğunu söylemişti. Sizce ne demek istemiş olabilir diye sordu.

Dr.O’Brien, soğuk tavırlarla ellerini “Bilmiyorum manasında iki yana açtı. İnanın bana hiç bir fikrim yok. Üzgünüm” diye de ekledi.

Dr.O’Brien, iyi bir bilimci olabilirdi, fakat kötü bir aktör olduğunu kendisi bile farketmiş olmalıydı. Yazık ki Dr.Gabor, Dr.O’Brien’dan bir açıklama isteyecek durumda değildi. “Anlıyorum” diyerek odadan ayrıldı.

Richy’nin ölümünden bu yana bir aydan biraz daha fazla zaman geçmişti. Dr. Gabor ise, bir hafta sonra vereceği konferansı düşünüyordu. Gerçi konu hakkında fazlasıyla bilgi sahibiydi, ama bilimcilere konferans vermenin sıkıntısını hissederdi hep. 

Kendisine sorulabilecek en can alıcı soruları daha şimdiden tahmin edebiliyor ve bu saldırılar dan nasıl kaçabileceğini tasarlıyordu.

Yere oturmuştu. Önünde kitap, dergi ve makale fotokopilerinin oluşturduğu sığ bir kelimeler denizi vardı. Ancak Gabor’un canını sıkan, karaya oturma tehlikesi değildi. Foster’dı.

Hemen hemen üç haftadan beri çok tuhaflaşmıştı. Eve geç saatlerde geliyor, bazense bir-iki gün hiç uğramıyordu. Daha da kötüsü ağzından çıkan kelimeler “Merhaba”, “İyi geceler”, “Görüşürüz” gibi açıklayıcılığı olmayan sıradan laflardan ibaretti.

Yine geç gelmiş; Gabor’u umursamadan bir daha çıkmamak üzere odasına kilitlemişti kendini.

Gabor, Foster’ı fakülte yıllarından beri tanırdı. İyi yürekli ve sakin bir insandı, Foster. Biraz da romantik bir yapısı vardı. Frank Sinatra ve Dean Martin’in hemen hemen tüm albümlerini yıllardır satın alırdı.En büyük zevki, loş bir odada yumuşak bir koltuğa gömülüp Sinatra dinlemekti. Fakat bu sakin ve romantik görüntünün altında muhteşem bir zekanın şüpheciliği, en akla gelmeyecek sorulara cevaplar arardı. Foster’ın pek fazla konuşmayan bir insan olmasının nedeni belki de buydu: Zamanını düşünerek geçirmeyi tercih ediyordu. Halbuki Richy ya da Gabor kadar tanınmış değildi. Richy bir keresinde “İnan bana, Foster kendini dev bir patlama ile belli edecek ve izleri bir daha kolay kolay silinmeyecek” demişti Gabor’a.

Dr.Gabor, iki ihtimal üzerinde yoğunlaşmıştı: Foster ya depresyondaydı ya da kafası çok karışıktı.

Ani bir biçimde önündeki kitapları, dergileri bir bir toplayıp masanın üzerine koydu. Yarısı boşalmış bir şişe viski ve iki de bardak alıp Foster’ın kapısına geldi. (Bu, bir anlaşmazlık olduğunda diyalog teklif eden özel bir davranıştı). Son anda kapıyı çalmaktan vazgeçip dosdoğru içeri daldı. Foster’ın üzerinde sadece atlet ve pantolon vardı; ayakları çıplaktı ve bilgisayar ekranından kağıda devamlı bir şeyler yazdırıyordu. Çalışmaya öyle dalmıştı ki içeri birisinin girdiğini farketmemişti bile.

“Foster” diye seslendi, Gabor. Duymamıştı. Sesini yükselterek “Foster!” dedi ikinci kez.

Foster, kafasını birden sesin geldiği yöne çevirdi. Bir süre boş boş baktıktan sonra şişeyi işaret ederek “Şu an hiçbir şey içmek istemiyorum. Çalışmam lazım, tabi izin verirsen” dedi.

Gabor, bu cümle karşısında çok şaşırmış ve açıkçası sinirlenmişti. Belki O’Brien’dan hesap soramazdı, ama Foster’ı dövebilecek kadar samimi hissediyordu kendini.

“Neler oluyor Foster! diye sertçe sordu, Gabor.

Havayı yumuşatmak için “Özür dilerim, dostum. Seni kırmak istememiştim. Sadece kafamdaki tuhaf sorulara yanıt arıyorum ve sanırım birkaç saate kadar mümkün olanları cevaplamış olacağım. Lütfen bana biraz izin ver, herşeyi açıklayacağım sana” dedi Foster.

Dr.Gabor’un “Elbette” diyerek çekilmekten başka çaresi kalmamıştı. Ama arkadaşının bunalıma girmiş olmadığına da sevinmişti.

Önce bir bardak viski doldurdu ve ardından da rahat bir koltuğa oturup meraklı bir biçimde beklemeye koyuldu.

Saat, gecenin onbiriydi ve canı makale okumak istemiyordu. Dışarı çıkıp kısa bir yürüyüş yapmak için de pek uygun bir vakit değildi. “Sokaklar, serseri kaynıyordur şimdi” diye mırıldandı. Nihayet TV seyretmekte karar kılıp çarçabuk bilim kanalını buldu. Karşısında Dr.O’Brien’ı görünce bir an kapatmak istedi, ama neler konuşulduğunu da öğrenmek istiyordu. Sesi biraz daha açıp iyice yayıldı koltuğa.

Spiker soruyor; O’Brien da cevaplıyordu o sırada:

“Eğer yanılmıyorsam ‘Herhangi bir şeyin bozuluşuna karşın mutlak bir oluş ve herhangi bir şeyin oluşuna karşın mutlak bir bozuluş vardır ve bu ayrımın nedeni de maddedir’ dediniz. (O esnada sahtekar hırsız diye içinden geçiriyordu, Gabor) Bunu biraz açar mısınız”

“Hayır, Bay Winslow. Ben bunu tekrarladım. Zira bu paragraf Aristoteles’e aittir. Ancak modem bilimin öngörüleri ve çıkarımlarını göz önüne getirdiğimizde, eski filozofların pek çok düşüncesinin ne denli haklı olduğunu da görüyoruz. (Gabor, biraz utanmıştı). Bunu bugün Einstein ile açıklıyoruz. Yani enerji-madde dönüşümünün tersinirliği ile. Tabi bozuluş kelimesini çok iyi değerlendirmek gerekir. Kasıt, bir maddenin çeşitli nedenlerle çözünmesi ve yapıtaşlarının doğal bir oluş için çalışmasıdır. Hatta bazı araştırmacılar, zekanın ürüne dönüşmesini ve ürün çeşitliliğinin de zekaya neden olmasını bu mekanizma içine dahil ediyorlar. Ben şahsen buna katılmıyorum”

“Dr.O’Brien, sanırım siz ‘zekacılar’ gurubundansınız. Konuyla ilgili olanlar eminim ki ne demek istediğimizi anladılar. İzin verirseniz öğrenmek isteyenleri aydınlatalım” dedi spiker.

(Dr.Gabor, Zekacılar grubunu Richy’den duymuştu. Ama pek fazla bilgisi yoktu. O sırada Dr.O’Brien sakince anlatıyordu)

“Zeka, birim zamandaki akıl miktarıdır, bay Winslow. Bu nedenle biz, mikrokozmik boyutlarda zamanı en iyi nasıl kullanabileceğimizi araştırıyoruz. İnsanoğlunun bugüne yalnızca zekası sayesinde geldiğini kabul ederseniz koca bir gezegene hükmettikten sonra sıranın koca bir evrene de geleceğini çıkartabilirsiniz. Ancak bu çok kısa zamanda olmalıdır. Yakın gelecekte bizleri ne gibi doğal ya de yapay felaketlerin beklediğini kestiremeyiz. Detaylara girmenin yararı olacağını zannetmiyorum” dedi Dr.O’Brien ukalaca.

“Televizyonu kapat, dostum. Sana anlatacaklarım çok daha önemli” dedi Foster. Anlaşılan işini, söylediğinden daha çabuk bitirmişti. Elinde bir tomar kağıt ve birkaç dergi vardı. Görünüşü ise Dr.Gabor’u bile tedirgin edecek ölçüde donuktu. Evvela Gabor’un karşısındaki koltuğa yerleşip elindekileri kucağına koydu. Aynı odada bulunan ve ideolojik olarak birbirine düşman iki parti liderinin ağır ve soğuk havasını soludular bir süre. Ve ardından da konuşmaya başladı Foster.:

“Sana anlatacaklarım, kafanı allak-bullak edecektir, dostum. İnan bana yaşama hevesini ve azmini kaybedebilirsin. Ve yine inan bana, söylediklerimin zerresinde bile abartı yok. Şimdi lütfen tekrar düşün ve eğer bedelini ödeyebileceğinden eminsen anlatayım. Foster’ın ne kadar ciddi olduğunu bir çocuk bile kolayca farkedebilirdi. Ancak bu uyarı Gabor’u daha da meraklandırmıştı.

“Anlatmanı istiyorum.”

“Sen bilirsin”

Foster, kucağındaki yığın arasından bir dergi çıkardı. Aradığı sayfayı bulduktan sonra da dışa doğru katlayıp uzattı:

“Şu sayfayı sesli olarak okumanı istiyorum”

“Hepsini mi?”

“Tabi ki hayır. Dr.Gregory Martin ile ilgili olan bölümü oku sadece” deyip beklemeye başladı.

Dr.Gabor, çabuk hareketlerle gözlüğünü takıp okumaya koyuldu:

“Dr.Gregory Martin, öldü.

(LA - California) Trafik kazaları, sadece dikkatsizlerin, içkili sürücülerin veya hız hastalarının değil, dünyaca ünlü usta bilimcilerin de hayatına mal oluyor. Dr.Martin, hurdaya dönen arabasından çıkartıldığında tanınmayacak haldeydi

Dr.Martin, henüz 51 yaşındaydı ve California Üniversitesi’nin önde gelen fizik profesörlerindendi. Daha iki hafta önceki Wyoming konferansında, fizikçilerin ‘Büyük Sır’ da dedikleri Yapay Madde Projesi’ni tamamlamak üzere olduğunu söylemişti. Yazık ki ‘Büyük Sır’, Dr. Martin ile beraber gömüldü.

1939’da Kuzey Carolina’da...........

“Tamam, bu kadar yeter” dedi, Foster.

“Richy bana Dr. Martin’in de yapay madde projesinde çalışmış olduğunu söylemişti... Nereye varmak istediğini bilmiyorum, ama bunda bir gariplik sezemedim” dedi Gabor ve ardından derginin ilk sayfasını çevirip tarihini mırıldandı:

“2 Mart 1986. Yaklaşık dört yıl önce.”

“Bir haber daha var dostum. 18 Temmuz 1983 tarihli bir gazetede. İlk sayfa ikinci sütun en altta. Altı çizili olan yerleri okur musun lütfen” diyerek uzattı gazeteyi.

Haberi bir çırpıda okuyan Gabor, bir süre düşünüp “Dr.Petersdorf ha!” diye sessizce söylendi. Sonra da:

“Uçak kazasında öldüğünü, duymuştum... Ama Dr. Martinden bahsettiğimiz gün, bu Yapay madde projesini ilk kez Berlin Üniversitesi’nin başlattığını da söylemişti bana. Ancak Dr.Petersdorf’un proje ile ilgisi olduğundan hiç bahsetmemişti. Yoksa hatırlardım” dedi ve biraz bekledikten sonra “Uçak kazası ha!” diye yineledi birkaç defa.

Petersdorf ile ilgili olanlar bu kadar değil, devamını dinle. Bir sigara yakıp devam etti:

“Pek ünlü olmayan bir bilim dergisi, 9 Temmuz’da yani kazadan dokuz gün önce detaylı bir röportaj yapmış. ‘Problem, Büyük Sır’ı çözebilmek değil, çözümü’ demiş Petersdorf.”

Dr.Gabor bu sözler üzerine heyecanla atıldı:

“Dur biraz! Çok bariz bir bağlantı var bu olaylar arasında. Richy de telefonda Büyük Sır’ı çözmek üzereyim; bu korkunç bir şey demişti”

O sırada Foster, Gabor’u sakince dinliyordu. Ne söylemek istediğini anlamıştı ancak bu, yeni bir şey değildi onun için. Üstelik daha da fazlasını biliyordu. Yine de arkadaşının ağzından duymak istedi:

“Varsayımın ne, dostum?”

Ama Gabor, Foster kadar serinkanlı görünmüyordu:

“Bak şimdi! Yapay madde projesini yürüten, ayrı dönemlerde üç kişi vardı: Petersdorf, Martin ve Richardson. Üçü de başarılı oldu; üçü de Büyük Sır’a çok yaklaştığını söyledi ve gariptir ki; bunu söyledikten kısa süre sonra ölüverdiler. Bir trafik kazası, bir uçak kazası ve bir de yıldırım!.. Buradan çıkan bir sonuç daha var üçünün de cesetleri dolaylı yöntemlerle belirlendi. Yani tanınacak halde değillerdi. Bütün bunların rastlantı olabileceğini sanmıyorum.

“Bunları ben de biliyorum, dostum” dedi Foster. “Ama daha sı var” diye ekleyip devam etti:

“Dr.O’Brien ile ilgili. 1980-1983 döneminde Berlin’de bulunmuş ve Dr. Petersdorf’un en yakın arkadaşlarından biriymiş. Üniversitenin araştırma kurulu başkanlığını yapmış... 1983’de Amerika’ya dönüp California Üniversitesi’nde fizik laboratuarları direktörü olmuş. Dr.Martin’le arası iyiymiş. Ve..1986da Cornell’a gelmiş; aynı görevle. Richy ile de iyi bir ilişkileri vardı.”

“O lanet herifte bir tuhaflık olduğunu anlamıştım zaten!” diye seslice söylendi Dr.Gabor. Ardından da sordu:

“O’Brien hakkında sen ne düşünüyorsun?”

Foster, nükteli bir biçimde “Onun hikayesini kısaca anlatmamı ister misin, dostum?” diye sordu. 

Nasılsa Gabor’un düşünceleri akıntıya kapılmıştı bir kere ve kozlar da Foster’ın elindeydi.

“Anlat!” dedi sertçe, Gabor.

“Dinle öyleyse... Kayıtlara göre Robert O’Brien, 1942 Decatur’da, İllinois’de doğmuş ve ailesinin tek çocuğu imiş. İşin ilginç yanı, anne ve babası da kendi ailelerinin tek çocuklarıymış. Üniversiteden önce hep İllinois’de yaşamış. 17 yaşındayken ailesi ile birlikte bir trafik kazası geçirmiş Annesi de, babası da ölmüş... O’Brien’ın yüzü de tanınmayacak derecede parçalanmış. Ama plastik cerrahi, mucizevi bir şekilde kusursuz ve yepyeni bir yüz yaratmış. Ailesinden kalan para ile de Cornell’a gelmiş. Ötesini zaten biliyorsun.”

Dr.Gabor, tam yorum yapmaya hazırlanıyordu ki Foster, “Bekle biraz” anlamında bir işaret yaptı ve yeni bir sigara yakıp tekrar konuya döndü:

“Dr.O’Brien’ın yakın arkadaşlarını araştırdım. Birinin hikayesi, O’Brien’ınki ile örtüşüyor. Dr.Carl Braunwald’ın öyküsü.”

Gabor, atılıverdi söze:

“Dr.Carl Braunwald? Bilimsel Araştırmalar Komisyonu Başkanı değil mi o?”

“Evet” diye yanıtlayıp kaldığı yerden devam etti:

“Otuzdört yaşındayken birkaç serserinin saldırısına uğramış. Suratını epey çizmişler, fakat vücudunun diğer kısımlarında tek bir kesik bile olmamış. O da O’Brien gibi bıçak altına yatmış tabi, ama tuhaf olan bir şey var: Hastaneden çıktıktan iki ay kadar sonra karısı ondan boşanmak istemiş ve evi terketmiş. Terkettikten bir ay kadar sonra da mantardan zehirlenip ölmüş.... Üstelik her ikisini de aynı doktor ameliyat etmiş. Cliff Pernoll diye biri... Muayenehanesine gidip konuştum onunla. Hatırladığı tek şey, ikisinin de yakışıldı bir yüz yerine kendi hazırladıkları bir modelde ısrar etmiş olmaları. Yazık ki ondört sene önce çıkan bir yangında tüm kayıtları yanmış.”

“Yine yüzler ha” diye birkaç kez tekrarladı. Ardından da kaşlarını çatıp Foster’ın suratına baktı dik dik:

“Bütün bunları nasıl öğrendin sen?”

Foster, gülümsedi.

“Kapalı bilgisayar ağını kullandım. Bilirsin, oradan herşeyi öğrenmek mümkündür.”

“Yani usulsüz kullandın. Kariyerini ne kadar büyük bir riske attığının farkında mısın sen?”

“Her şeyin farkındayım ama buna değerdi, dostum.”

Dr. Gabor, ayağa kalkıp ağır adımlarla dolanmaya başladı odada. Belki de bütün bu bilgileri harmanlayıp bir sonuca gitmeyi umuyordu. Foster ise sakindi ve gözleriyle Dr.Gabor’u takip ediyordu.

Sessiz geçen bir-iki dakikadan sonra tekrar koltuğuna dönüp “Peki, neden bütün bu olayları araştırmak gereği duydun?” diye sordu Foster’a.

“Disket, dostum Disket”

“Ne disketi?”

“Senin Dr.O’Brien’a götürdüğün disket.”

Gabor, O’Brien’ın odasındaki tuhaf atmosferi hatırlayıvermişti bir anda. O sırada Foster, devam ediyordu:

“Onu masanın üzerinde görmüştüm. O gün kopya etmem gereken disketler vardı ve onlardan biri sandım. Epey sonra benimkilerden olmadığını farkettim. Öyle olunca da tekrar masaya bıraktım. Kopyasına da dokunmadım. Nasılsa üzerine başka kayıt geçebilirim diye. Üç hafta önce, içinde ne olduğunu merak ettim ve baktım. İşte hepsi bu.”

“Ne vardı içinde” diye sordu, Gabor. Fakat sert bir fırtınanın kopmak üzere olduğunu da hissetmiş olmalıydı. Çünkü, sesi titriyordu sorarken.

“Karmaşık denklemlerin türetildiği bir programdı. Sonunda da şifrelenmiş bir mesaj vardı. Ben, bu düzeydeki fizikten anlamadığım için denklemlerle uğraşmadım. Mesajı deşifre etmek daha cazip geldi ve bir hafta kadar sonra da başardım. Yani, iki hafta önce. Aslında bunu sırf merak ettiğim için yaptım başka bir nedenle değil. Tabi esrarengiz cümlelerle karşılaşınca da gerisini getirdim.”

Dr.Gabor, kalbinin kulağının dibinde vurduğunu hissediyor heyecandan bayılmamak için kendini zorluyordu. Yine de tüm cesaretini toplayıp sordu:

“Ne yazıyordu?”

Foster, konuşmanın başından beri sehpanın üzerinde diğerlerinden ayrı duran bir sayfayı alıp usulca Dr.Gabor’a uzattı. Gabor biraz önce çıkarttığı gözlüğünü tekrar taktı ve kendisinin duyabileceği bir sesle okumaya başladı:

“ Bizler yıllarca kendi çıkarlarımız için hayvanları kullanmadık mı?

Atları,

Domuzlan.

Bazısının sırtlarına bindik,

Bazısını kesip yedik.

Her yeni ilacı bir kobayda denemedik mi?

Çoğu öldü.

Ya fareleri labirentlerde koşuşturmadık mı?

Nasıl düşündüklerini anlamak için.

Hatta bir köpeği Sputnik-2 ile uzaya göndermedik mi?

İnsanın zarar görmeden yörüngede dolaşabileceğini kanıtlamak için.

Ve daha neler neler yaptık

İnsanları bile kullandık deney için.

O halde O’Brien’ı, Braunwald’ı ya da diğerlerini nasıl suçlayabilirim?

Bir fare, bir insanı nasıl suçlayabilir ki?

Hayır, suçlamıyorum, aksine saygı duyuyorum tüm gerçek evren

Dr. Jim Richardson ”

Dr. Gabor, bir yandan tekrar tekrar okuyor; her bitirişinde de cıkcıklayıp “Çıldırmak işten bile değil” diyordu içinden. Bozuk bir plak gibi “Gerçek evrenler de ne demek oluyor?” diye ardısıra soruyordu kendine.

Hep aynı türden sorular, bir demircinin ağır çekici gibi amansızca dövüyordu beynini.

Hem düşünme disiplininden kopmamaya çalışıyor hem de o güne dek kobaylar üzerinde yaptığı deneyler bir bir gözünün önünden geçiyordu ışık hızıyla. Arada bir lanet olsun!” diye söylenip başa dönüyordu yeniden.

Foster ise düşünen adam heykelinin atlet giymiş halinden pek farklı değildi.

Nihayet, arkadaşının kafasındaki dalgaların durulmasını beklememeye karar verdi:

“Uyarmıştım seni”

“Fareler!.. O’Brien!.. Braunwald!.. Gerçek evrenler!..” diyerek ayağa fırladı Dr. Gabor. “Ne diyor bu adam?” diye de bağırdı.

“Bilmiyorum” dedi, Foster ve hemen ekledi “Galiba oyun oynamaktan hoşlanan birileri var. Richy, bunu çözmüş olmalı”

Dr.Gabor, “Nasıl bir oyun bu?” diye sormaya hazırlanıyordu ki; kapının zili, her ikisini de yerlerinden sıçratacak kadar kuvvetlice çaldı. Oysa iki saniye bile sürmemişti.

Öylece kapıya bakıyorlar, fakat yerlerinden kımıldamaya da pek niyetli görünmüyorlardı. En sonunda, daha sakin olan Foster, ayağa kalkıp “Bu saatte kim gelmiş olabilir” diye içinden geçirerek kapıya yöneldi. Ama sezgileri, bunun normal bir ziyaret olmadığını söylüyor, içini ürpertiyordu.

Dr.Gabor ise tekrar koltuğuna oturmuş; infazdan önce son isteği sorulan bir mahkumun kaderine razı görüntüsünü taşıyor ve suskunluğu tercih ediyordu.

“İyi geceyarıları bay Foster” dedi Dr.O’Brien kapı aralığından.

Foster, emin olmak istiyordu “Bay O’Brien?”

“Ta kendisiyim.Sizinle kapı aralığında da olsa tanışmaktan büyük zevk duydum bay Foster”

Foster, kapı zincirini çıkartmak ve davetsiz konuğu içeri almak zorunda kalmıştı.

O’Brien’ın üzerinde lacivert bir takım elbise vardı ve elinde de bir pipo yanıyordu. Kendini beğenmiş bir saray soylusunun ukalaca tavırlarıyla odanın ortasına kadar yürüyüp, durdu.

“Merhaba, bay Gabor”

Dr. Gabor, belli belirsiz başını salladı sadece. O sırada Dr. O’Brien, şüpheci bakışlarla etrafa göz gezdiriyordu. Duvardaki tabloyu göstererek “Lucas Cranach. Onaltıncı yüzyıl. Eğer yanılmıyorsam, insanın cennetten kovuluşunu, yani ayıp duygusunu keşfedişini anlatıyor. İyi bir kopya.” dedi.

“Buraya neden geldiniz bay O’Brien” diye sordu Foster.

“Her şeyin bir sırası vardır” deyip piposundan bir nefes çekti. Sonra da koltuğu işaret ederek “Bay Foster, lütfen bay Gabor’un yanına oturun” dedi.

Foster, sakince söyleneni yaptı. Sonra da bir kaşını kaldırıp

“Şimdi sıra sizde, bay O’Brien. Dinliyoruz” dedi.

Dr.O’Brien, biraz evvel Foster’ın oturduğu koltuğa yerleşip “Buraya laf olsun diye gelmediğimi anlamışsınızdır baylar. Dr.Gabor’un disketi getirmesinden sonra bay Foster’ın da kapalı ağı yasa dışı yollardan kullanması şüphelerimi pekiştirdi... Ama herşey kontrolümüz altında olduğu için müdahale etmedim. Hatta cerrahımla yani Dr.Pernoll’la konuşmanıza bile izin verdim. Biraz oyun oynamak sizin de hakkınız; her ne kadar oyun içinde oyunun fazla bir anlamı olmasa da. Bizim için tedbirli olmak çok önemlidir, baylar.”

Foster, oyunun sonuna geldiklerini hissettiğinden rahatça sordu:

“Dr.O’Brien, kimsiniz siz?”

“Bunu çok merak ettiğinizi biliyorum, baylar. Emin olun ki tüm merakınızı gidermek için buradayım. Ayrıca neleri öğrenmek istediğinizi de çok iyi biliyorum” dedi, kulağını göstererek.

Foster, atılıverdi hemen:

“Demek dinliyordunuz bizi.. Bunu tahmin etmeliydim.... Peki, ne zamandan beri?”

“Başından beri, baylar. Başından beri. Dr.Richardson’un konuştuğu herkesi. Karısını, arkadaşlarını, yani herkesi. Tedbir, baylar. İyi bir düzen için tedbir şarttır.”

Foster’ın merak ettiği de buydu.

“Gerçekte ne için tedbirli olmanız gerekiyordu?”

“Projenin düzeni için tabi. Bazı şeyler vardır; herkese, özellikle de halka açıklayamazsınız. Sonra ortalık karışır ve düzen bozulur. Düzen bozulursa da projeler yarım kalır. Öyle değil mi, bay Foster?”

“Benim ne sorduğumu gayet iyi anladınız, ama sadece laf kalabalığı yapıyorsunuz, bay O’Brien ya da isminiz her ne ise?” dedi Foster. Bunun üzerine sıkı bir kahkaha attı ziyaretçi. “Sohbete biraz ısınalım istedim, baylar. Lütfen sabırsızlanmayın. Nasılsa zamanımız konuşmak için yeterli” deyip Foster’a döndü:

“Söyler misiniz, bay Foster; ne biliyorsunuz bu konuda?”

“Yapay madde projesinin sadece bir oyun olduğunu. Bu oyunda sizin, Braunwald’un ve başkalarının rolü olduğunu ve bazı insanların seçilmiş farelerden farksız olduğunu”

“Mükemmel!.. Gerçekten mükemmel!” dedi, O’Brien. Hayranlık dolu gözlerle bakıyordu Foster’a.

Dr. Gabor ise henüz bir şeyler anlayabilmiş değildi ve sessizliği tercih ediyordu.

“Belirsizlikleri bir kenara bırakıp gerçekleri konuşalım artık” dedi Foster. “Haydi artık ne anlatacaksan anlat” dercesine ellerini açıp konuşmaya davet etti O’Brien’ı.

“Sanırım bazı şeyleri yüzeysel olarak konuşmanın zararı olmaz. Nasılsa gerekli tedbirler alındı” dedi O’Brien ve sönmüş olan piposunu tekrar yaktıktan sonra anlatmaya koyuldu:

“Düşüncenin boyutlar arasında hareket edebilmesi, yani boyut değiştirebilmesi mümkündür baylar. Gerçek evrenlerde en hızlı madde, düşüncedir. Oysa şu an içinde bulunduğunuz 4 boyutlu kuramsal evren, ışık hızı ile sınırlıdır. Bu da boyut atlamayı imkansız hale getirir ve düşünceyi kendi içine hapseder. Tabi bu, bazı matematiksel zorunluluklardan kaynaklanır.... Ben, Dr.Braunwald ve birkaç arkadaşım daha gerçek bir evrenden olmanın avantajını kullanıyoruz. Aksi takdirde bu vücudu (kendini gösteriyordu) kullanamazdım... Bunu televizyonun uzaktan kumanda mekanizması gibi düşünebilirsiniz. Biz buna ‘Direkt bağlantı’ deriz. Kolay bir iştir. Ancak önemli olan nokta iyi bir şekillenmedir. Düzgün olmayan farklı yüzeylerin ışığı farklı şekilde kırdığını bilirsiniz. Eğer iyi bir şekillenmeyi pseudokozmik koşullarda sağlayabilirseniz bağlantı tamamlanmış olur. Yüz üzerinde birkaç ince değişiklik problemi çözüyor, ama kişilik gibi içgüdüsel, duygusal ve düşünsellikle içiçe olan bazı y!

apay canlı özelliklerini etkisizleştirmek hep zor olmuştur.”

Dr. Gabor, O’Brien’ın sözünü kesti:

“Şu ameliyat hikayesinin nedeni bu demek Ayrıca, akrabası olmayan bir aileyi seçmenizin ve karısını Dr.Braunwald’u terketmesinin sebebi de anlaşıldı, şimdi: Kişilik! öyle değil mi?”

“Doğru, bay Gabor. Bu nedenle arkada iz bırakmak istemedik. Yani, tedbir meselesi.”

Dr.Gabor, biraz suçlayıcı bir melodi ile “O halde, Petersdorf’un, Martin’in ve Richardson’un yüzlerini tanınmayacak hale getirmenin ne anlamı vardır diye sordu.

“Siz, sandığım kadar zeki değilmişsiniz, bay Gabor’ diye karşılık verdi, O’Brien .

Foster, hiç beklemeden atıldı söze

“Yani onların aslında ölmediğini mi söylemeye çalışıyor sun?”

“Aynen öyle.

“Bunu tahmin etmiştim. Ölenler başkalarıydı. Bir başka deyişle onların yerine fiziken uygun olanlar gömüldü. Richy ve diğerleri de labirenti tamamlayan farelerdi” dedi, Foster. Yavaş yavaş herşey netleşiyordu.

“Büyük Sır’ı inceden inceye bilen kişilerin elini kolunu sallayarak sokakta dolaşmalarına izin veremezdik. Ayrıca, onlar bizim için çok değerli. Herşeyi onları elde edebilmek için yaptık.”

Foster, birden kahkahalarla gülmeye başladı. Oysa, Gabor’un ağzını bıçak açmıyordu o an.

O’Brien, bir süre Foster’ın susmasını bekledi, ama o da açıkça hoşlanmıştı bundan. Kahkahalar kesilince sordu:

“Neden bu kadar güldünüz?”

“Galiba anlıyorum bazı şeyleri. Bu, aslında hem çok korkunç hem de çok gülünç bir durum... Ama doğrusu, sizin ağzınızdan duymak isterim.”

“Sanırım, büyük sırın tam manasıyla ne olduğunu bilmek istiyorsunuz.”

“Evet” diyerek başını salladı, Foster.

“Bunu zevkle anlatırım” deyip piposunu sehpanın üzerine bıraktı ve ciddiyetle anlatmaya koyuldu:

“Gerçek bir evren en az 7 boyutlu olmak zorundadır. Yani; 7 boyuttan daha az boyuta sahip evrenler yapaydır ve çeşitli nedenlerle laboratuarda yapılırlar: Deney için olabilir, eğlenmek için olabilir ya da bizimki gibi ödev için olabilir. Tabi daha pek çok sebebi olabilir.

Ama önemli olan onu çok iyi organize etmektir. Küçük bir hesap hatası her şeyi allak-bullak edebilir. Ve cezalandırılırsınız. Eğer bu, bizimki gibi bir ödev meselesi ise her şeyi iki yüz yerel yılda halletmeniz gerekir.

Bir ödev çalışmasında üç aşama vardır, baylar: İlki, ön çalışmalar ve inandırıcı modeller; ikincisi, iyi bir düzen ve üçüncüsü ise iyi bir seçimdir. Her aşamada çok dikkatli olmak gerekir. Neyse ki okulun en çalışkanı, yani sizin Dr.Braunwald olarak bildiğiniz kişi bizim grupta. “

Foster, O’Brien’ın sözünü kesip “Şu birinci aşamadan bahsetsene biraz” dedi, merakla.

“ Kısaca anlatayım, bay Foster. Bu gezegenin ve dış sisteminin çok iyi hazırlanması demektir. Üst düzey işlemciler, uygun yazılımlar ve telemikrorobotlar sayesinde hallederiz bu işi.

Sizler, dünyanın 4.6 milyar yaşında olduğunu söylüyorsunuz. İşte inandırıcı modellerin başarısı budur. Halbuki dünyanın yaşı, tabi diğer sistemlerin de, sadece 198’dir.

Yani, bu gezegende hiçbir zaman dinazorlar olmadı. Eski Mısır diye bir yer de yoktu. Ne Aristoteles, ne Leucippos ve ne de Büyük İskender diye biri vardı. Aztekler, Mayalar ve diğer eski medeniyetler. Hepsi de Dr.Braunwald’un sıradan birer tasarımıydılar.... Mükemmel bir tasarımcıdır O.

Herşey 1792’de başladı. Tabi biz bu sayıyı verdik; başka bir sayı da olabilirdi.

Demek istediğim, eğer tasarım iyi olursa düzen de kendiliğinden geliyor. Ancak biraz teknik bir uygarlık oluşturduğumuzda problemler de artıyor. Neredeyse projeyi bozacak kadar silahlandınız. Neyse ki zamanında müdahale ettik de kurtardık”

Dr. Gabor, dilini ya yutmak üzereydi, ya da yutmuştu. Bir koltuğa oturtulmuş donuk yüzlü bir manken kadar çaresiz görünüyordu. 

Foster ise genellikle sakin ifadesini koruyordu. Bazen heyecanlanıyor, ama kısa sürede toparlıyordu kendini. O’Brien’ın cümlesi biter bitmez söze girdi:

“Yani, kayalardaki Uranyum 238-Kurşun 206 oranı kasıtlıydı. Tabi karbon testleri de istenen sonucu veriyordu. Toprak altından çıkarılan iskeletler, fosiller, hatta antik şehirler bile sahteydi”

“Bravo, bay Foster” dedi O’Brien.

Ya düzen?” diye sordu, Foster.

O’Brien, bir süre düşünüp gülümsedi.

“Ben, ortaokuldayken eğitmenimiz bir dönem bitirme ödevi vermişti. İki reel boyutlu düzlemsel yapay canlılarda en hızlı hareket edebilenleri elde edecektik. Biraz üstünkörü çalıştığım için durumu farkeden bir kaç zeki düzlemsel varlık, haberi yayıverdiler. Ve ortalık karıştı. Sonuçta düzen bozuldu ve biz de en hızlıyı bulamadık... O sene sınıfta kalmıştım.

Daha önce de söyledim; iyi bir tasarım ardından düzen de geliyor ama tedbirlerle desteklemek lazım.

Madem bunlardan bahsettik seçimin ne olduğunu da açıklayayım, baylar” dedi, O’Brien. Ayağa kalkıp ceketini çıkardı; gömleğinin birkaç düğmesini açtıktan sonra “Böyle daha iyi” diyerek devam etti:

“Yapay evren denklemi, 7 boyutlu gerçek evrenlerde sıradan bir lise sorusudur. Ama teorik olarak, 4 boyutlu bir yapay evrende düşünce, ışık hızı ile sınırlı olduğundan; çözülebilecek en zor sorulardandır. Bir başka ifadeyle, 4 boyutlu bir yapay canlı bu sorunun altından kalkabilirse, zekasının doruk noktasında demektir. Bizim için önemli olan da bu.”

“Sizin için önemli olan en zekileri seçmekti o halde” dedi,

“Evet, bay Foster. En zeki beş yapay canlıyı elde etmek. Birincisi Einstein’dı. Martin, Richardson ve Petersdorf; etti dört. Herşey 1792’de başladığına göre geriye sadece iki yıl kaldı ve bu sürede kimse Yapay Evren’ denklemini çözemez.”

O’Brien, gözlerini Foster’a dikip bir süre düşündü. Ardından da “Siz de beşincisiniz, bay Foster”dedi.

“Ama ben, sandığınız kadar zeki olmayabilirim.”

“O kadar mühim değil. Amacımız ödevi iyi bir şekilde tamamlamak sadece. Diğer grupların bizim kadar başarılı olacağını sanmıyorum.”

Foster, tekrar gülmeye başladı Bu sefer Dr. Gabor da ona eşlik ediyordu. Koca oda, çılgınca uçuşan kahkahalarla dolmuştu bir anda.

Foster, bir yandan kadehleri dolduruyor diğer yandan da “Büyük adam!.. Büyük Richy!” diye bağırıyordu. Kadehini kaldırıp “Farelere, insanlara ve O’Brien’a içiyorum!” diye haykırdı delice

O’Brien, bir ara “Biraz susun” anlamında bir işaret yaptı eliyle.

“Baylar, sizler için yarın bir cenaze töreni hazırlayacağım. Biliyorsunuz; Foster benimle gelecek.Bay Gabor içinse, bir şeyler yapabileceğimi sanmıyorum. Üzgünüm bay Gabor.

Dr. Gabor, hiç umursamadan “Boş ver. Sen uygun bir şeyler ayarla yeter” diye karşılık verdi. Sonra da kahkahalarla gülmeye devam ettiler.

“Düzen, tedbirle sağlanır, baylar diyordu O’Brien ara sıra.

-SON-

“Eğer bir gün, matematiksel olarak yokluğumuzu ispat edersek, yokluğunu kanıtlayan şey karşısındaki durumumuz ne olacak?”